edit: videoyu becerememişim, foto ekledim.

|



Bahsetmiştim bir kedim olacağından, videodaki arkadaş o işte:)
3 hafta oluyor, neneden kurtulup kendi evime taşındım. Bu "kendi evim" başlı başına bir macera aslında, zira stüdyoda kalmak istemediğimden ve istediğim tarz bir apartman dairesini kendi başıma kiralayacak kudrette olmadığımdan ev arkadaşı bulmak, bu ülkeye yeni taşındığım ve kimseyi tanımadığım için bu arkadaşı İNTERNETTEN bulmak, oturma iznimi kira sözleşmeme bağlı aldığım için de bu insana güvenmek ve 7 aylık sözleşmeyi gözümü kırpmadan imzalamak zorundaydım.
3 ay boyunca girmediğim internet sitesi, incelemediğim ilan, görüşmediğim ilan sahibi kalmadı. Umutlarım tükenmiş ve bütün isviçre yaşamım boyunca manyak neneyle yaşayacağımı kabullenmek üzereyken durup dururken birinden bi mail geldi. kızın teki "erkek arkadaşım aralık sonuna kadar venezuelaya araştırma yapmaya gidiyor, evimi paylaşacak birini arıyorum" diyordu, psikoloji masterı yapıyordu, göl manzaralı küçük bir dairede yaşıyordu, mahalle çok güvenliydi, kira uygundu, çamaşır makinesi vardı, e daha ne istiyordum? Ertesi gün verdiği adrese geldim, çiftimizle tanıştım, iki saate yakın daldan dala atlamak suretiyle konuşup gülüştük, ben içimden "işte burası" dedim. Sonraki 3-4 gün kararını verip beni aramasını beklemekle geçti, ama ben çoktan "evim, odam, göl manzaralı balkonum" planları yapmaya başlamıştım bile. Ne zaman ki sözleşmeyi imzaladım, o zaman sordu Charlotte; "önce iyi haber mi, yoksa kötü haber mi?"



iyi haber, 2 aylığına Hindistana gönüllü çalışma kampına gidiyorlardı ve ben kafama göre yaşayacaktım. Kötü haber, bu süre boyunca 12 yaşındaki suratsız iran kedisine bakmam gerekiyordu...
Sonuç olarak 2 haftadır videodaki somurtuk kediyle yaşıyorum, bir- iki gün öncesine kadar benden korkuyor, benim bulunduğum odalara girmiyor hatta genelde sepetinde saklanıyordu. Ama garibim baktı Charlotte artık yok, mamasını suyunu veren benim, iyi geçinmeye karar verdi ve kıyın kıyın yanaşmaya başladı. Huyumdur, bana bir adım yaklaşana ben koşarım:) kendisini kaptığım gibi mıncık kedisi haline getirdim, her türlü ciyaklama, kucaktan kaçma, tırmalama girişimine rağmen kucağıma sabitledim, kıpırdatmıyorum:) o da kaçamayacağı işten zevk almayı öğrendi, hatta son operasyonumda mırıldadı bile.
Şu salak video bir türlü yüklenemiyor, o yüzden uzattıkça uzatacağım, cumartesi benim evde Daniela'nın goodbye partisi var, pazar muhtemelen bisiklet kiralanıp Cenevreye gidilecek ya da bir grup maceracı genç (!) olarak dağa çıkacağız, ben her adımda "üşüdüm, çişim geldi, ben burdan geçemem, ıyk örümcek var" demezsem eğleneceğiz.
Bu arada daha önce yazdım mı bilmiyorum, ocakta 2 haftalığına brezilyaya gidiyorum ve gezi bloglarını incelemeye başladım, tavsiyeniz varsa süper olur, hatta kampanya başlatıyorum, her tavsiyeye rio'dan bir kartpostal!

.

|
Bazen birileri girer hayatınıza, ya da siz onların hayatına girersiniz. Ne kadar kaldığınız önemli değildir orda, bizim hikayemizde çok kısa sürdü hatta, önemli olan ne paylaştığınız o kadarcık zamanda da olsa.

Eğer çok sıkıldığınız bir akşam üstü daha bir gün önce tanıştığınız kafadan çatlak bir kızın mesajına cevap verir, ve "gelirim" derseniz, kendinizi kimsenin dansetmediği bir clubta, zar zor tırmandığınz bir bar sandalyesinde etrafınızda konuşulan dili anlamaya çalışırken bulabilirsiniz. Birileri olur orda, o tanımadığınız kızın arkadaşları, hepsi birbirinden tuhaf tiplerdir, hiçbiri sizi sallamaz, kendi aralarında kendi dillerinde konuşmaya devam ederler ve siz sadece öfüldersiniz.

Belki barmen size acır ve bir kaç bedava shot verir.

Belki tuhaf teenager kızlardan biri sırf ingilizce pratik yapmak için sizinle saçma sapan şeyler konuşur.

Sonra sarı kafalı sırık bir çocuk gelir, herkesi tek tek öper, sizi ise şöyle bir süzer ve kıçını döner.

Merhaba bile demez, öyle öküzdür.

O an ondan nefret edeceğinize emin olursunuz ama bilemezsiniz ki tam 3 ay sonra arkasından son kez kapıyı kapatırken az önce bitirdiğiniz şişelerin karşısına geçip hüngür hüngür ağlayacaksınız..

Bir insan 3 ay içinde hayatınızın çok büyük bir parçası olabilir.

Hele ki o 3 ay içinde onun sayesinde sıfırdan bir hayat kurduysanız.

O hep gitmek zorundadır, tıpkı sizin belki de hayatının büyük bir parçası olduğunuz insanları bırakıp buralara gelmeniz gibi, onun da gitmesi gereken yerler, tanıması gereken insanlar vardır.

Son kez sarılırsınız, son kez sarılırken birbirinizin gözlerine bakmak istemezsiniz. Veda konuşmaları yapmak istemezsiniz, hoşçakal demek istemezsiniz, beni ara, beni ziyaret et, beni unutma demek istemezsiniz.

O zaten bilsin istersiniz.

Bilir de zaten.

Kapıyı kapatır ağlarsınız. Kedinize sarılır ağlarsınız. Sonra bir dost arar, Brezilya'dan. Çünkü bilir, hisseder sizin neler hissettiğinizi o anda, arar, gecenin beş buçuğu da olsa, arar, faturası gelince babası onu öldürecek de olsa, arar, ne hissettiğinizi bilir, ne duymak istediğinizi bilir, çünkü hayatınızın çok büyük bir parçasıdır artık o da. Ve siz kapatırsınız telefonu, onu daha fazla üzmemek için.

Böyledir işte.

edit: mevzu bahis şahsa yönrlik hissiyatım tamamen arkadaşça, DOSTÇAAAAAAAA!!!!!!!

acil blogger yardımı!!!

|
Ekinin bilgisayarında open office yüklü ise,
Acilen ms word kurması gerekmekte ise,
microsoftun official sitesinden trial office 2007 kurmuşsa,
ancak trial versiyonun aktivasyonunu bir türlü beceremiyorsa,
zira isviçrede bulunmasından kelli sayfalar otomatik olarak almanca açılıyorsa ve ekin bi bok anlayamıyorsa,
oraya buraya tıklaya tıklaya mailine bir kod getirtmeyi başarmış, trial versiyonu yüklediniz yazısını görmüş ama hala sayfaları open office olarak açılıyor ve her girişinde aktivasyon kodu soruluyorsa,
Ekinin çok acil word'e ihtiyacı varsa çünkü bitirdiği ödevlerini öğretmenine gönderiyor ama adam bir türlü açamıyorsa,
Ekin zekasından şüphe etmekte ve kafayı yemek üzereyse,
Blog camiası bu kız için ne yapabilir?

kelepir peşinde

|

Fotoğrafta görünen bourjois pudra, max factor allıklar, çift taraflı ruj, masterpiece mascara, likit göz altı kapatıcısı, fondöten, loreal stick kapatıcı ve maybelline glosslar tarafımdan parçası 4 franga(6 ytl) Lausanne Central Coop City'den alınmıştır.Tamamının koruma bandı üzerinde,denenmemiş, üretim tarihleri 2008 ve sonrasıdır.Hadi glosslar filan neyse de, sırf o fondötenin bile Türkiyede en son aldığımda 54 ytl olduğunu düşününce "neden daha çok almadım?" diye saçımı başımı yoluyorum.
Belli sayıda ürün indirimliler sepetinde 2-4-6 franga satılırken aynı ürünün başka renkleri ürün standlarında 20-30-40 franga satılmaya devam ediliyordu.İsviçrede indirim mantığı bu işte.Şu an St.François'da önünden geçtiğim her mağazada 3 kilometre öteden görünebilen indirim bayrakları asılı. Vitrinlerde %50, %70 yazılarını görüp heyecanla içeri dalıyorum ama- malesef, Türkiyedeki gibi, "indirim- herşey indirimde, bu taraf da yeni koleksiyonumuz" sistemi yok. Genellikle ayrılmış bir reyon, sepet ya da bir kaç askıda indirimli ürünler, gerçekten çok çok uygun fiyatlara, çoğusunun başka rengi ya da başka bedeni sezon fiyatıyla satılmakta.Bu mantık en çok takılarda işime yaradı aslında. Lausanne'da iki doğru düzgün aksesuar mağazası var: İ am ve Six. İkisinin de önünden her gün geçiyorum. 3 ayı doldurdum burdayım, "prix rond" yani kelepir ürünler askısını her gün yenilediler. Zannediyorum bu bir pazarlama tekniği, bende işe yarıyor mesela, yeni ve değişik bişey bulabileceğimi bildiğimden her gün muhakkak giriyorum içeri. Bir yandan da kötü ama, çünkü normal fiyatları da çok astronomik olmamasına rağmen, beğendiğim bişeyi, nasıl olsa bir iki güne kelepir reyonunda görürüm diye satın almıyorum. Ve- gerçekten görüyorum. Bugüne kadar İ am'de her zaman değil ama, Six'te ne gözüme kestirdiysem hepsini 1/3 fiyatına aldım. Ama dediğim gibi her gün uğramak, sabır, ve araştırmacı ruh gerektiriyor:) Zira ben burda aldığım hiçbir şeye, sırf burası pahalı bir ülke ve burda fiyatlar böyle diye hakettiğini düşündüğümden fazlasını vermek istemiyorum. Birşey seçerken genellikle Türkiyedeki güncel fiyatını düşünüp onu aşmamaya çalışıyorum. Bir de zaten hiç bir zaman bir şeyi almak için ihtiyacım olmasını beklemem. Her zaman indirimleri değerlendirir, bir şeyi sonradan almam gerekeceği kesinse hazır indirimdeyken alırım. O yüzden bende diş macunundan tutun not defterine kadar herşey yedeklidir:) Bu arada takılarımı görmelisiniz. O kadar güzel şeyleri o kadar komik fiyatlara aldım ki anlatamam. Belki üşenmez fotoğraflarım bir ara.
Bu sepet içi indirim olayını en iyi değerlendirdiğim yerlerden biri de Payot. Buranın Remzi Kitapevi gibi düşünün. Lausanne'a özel değil, tüm İsviçrede şubesi olan 2 -3 katlı kocaman bir kitap evi. Zaten burda küçük lokal kitapçılar mantığı pek yok. Kitap almak için ya Payot'a ya da Fnac'e gitmek gerekiyor. Fnac için de D&R muadili diyebiliriz. Payot'a kıyasla çok avantajlı bir yer sayılmadığı için tercih etmiyorum. Payot ise olmazsa olmazım. Çünkü ingilizce kitap satıyorlar.İngilizce kitaplar Türkiyede de çok pahalı satıldığı için, burda içimden küfretmeden alışverişini yapabildiğim nadir şeylerden.Biraz kelime hazinem gelişsin diye klasikleri ingilizce okumaya başladım. Penguin'in Popular Classics diye %100 geri dönüşümlü kağıttan, saman sayfa bir serisi var.Normalde ortalama bir ingilizce kitap fiyatı 25 frank civarıyken bu seri zannediyorum geri dönüşümü teşvik amacıyla 5 franktan satılıyor. Benim için oldukça tercih edilebilir oldular, normalde kitabın baskısı, kapağı, kağıt kalitesine çok önem veririm çünkü okumayı öğrendiğim günden beri okuduğum bütün kitapları saklıyorum. Hatırı sayılır bir kütüphaneye sahibim ve mümkün olduğunca da genişletmek istiyorum. Ancak haftada en az 2 kitap okuduğum ve Türkiyeye dönerken hepsini içim kan ağlayarak da olsa burda bırakacağımı düşününce kitabın dış görünüşünün (: o kadar da önemli olmadığına karar verdim. Şimdi bütün kitaplarım tek kullanımlık, okuyor, arkadaşlarıma veriyorum. Şu and Pride And Prejudice'i okuyorum, daha önce Türkçesini okumuş ve tüm gidişatı biliyor olmama rağmen okumakta çok zorlanıyorum, çünkü bendeki baskı 93'te güncellenmiş, gerçekten çok uzun cümleler, çok ağır bir gramer ve çoğusuyla hayatımda ilk kez karşılaştığım deyimlerle dolu. Çok yavaş ilerliyorum ama okuduğuma değiyor.
Neyse indirimlere geri dönelim. Zara ve Swatch indirimlerini dört gözle bekliyorum. Hele Swatch, en dandik en eski en çirkin saatleri bile koysa alacak bişey bulacağıma eminim:) Hem İsviçredeyim, saat olmazsa olmaz, değil mi? :P

Hamilelik Fobisi - 1.kısım

|
Herşey son sınıfta adli tıp dersi almamla başladı.

Ben ergenlik çağındayken her boktan anne babayı sorumlu tutmak modaydı. Matematikten kaldık mı? Anne babamız bizimle ilgilenmediği içindi. Şişmanlıyor muyduk? Annemiz sorumsuzun tekiydi. Boyumuz mu kısaydı? Genlerimize lanet olsundu. Bizi anlamıyorlardı, anlamaya çalışmıyorlardı. Hepimiz intihar etmek istiyorduk. Ateist olmuştuk. Haç küpelerle dolaşıyorduk. Ebeveynlerimiz dünyaya çocuk getirmesi gereken son çiftti. Böyle zibidi bir nesildik.

O dönem ben "her şeyi bildiğimden", ailemin hatalarını ilerde kendi çocuğumda tekrarlamamak için pedagojik kitaplar okumaya başladım. Düşünün nasıl manyak bir ergenlik dönemi. Hobi olarak "hamileliğinizin ilk aylarında sizi neler bekler" okuyorum. Haluk Yavuzer'in kitapları vardı bizim evde, muhtemelen toplatılan korsan kopyalardan ceza evine gönderilen, ordan da bizim kitaplığa transfer olan kitaplardandı. Yani belli bir amaca hizmet etmek üzere alındıklarını hiç zannetmiyorum. O kitaplar beni çocukların terbiyesizliklerinin varabileceği sınırlar ve annelerin çaresizlikleri konusunda uyaran ilk şey olmuştur. Sonra zamanla anne blogları ufkumu genişletti, ona daha sonra geleceğim.

15-18 arası yaşlarımı büyüyüp o yaşlarında kendi kızıma vermek üzere günlük yazarak geçirdim. Okul olmasa, kocaya verseler yaş maş dinlemeyeceğim, doğuracağım.Gördüğüm her bebeği mıncırmak, her hamile kadının koca karnına kafamı dayamak suretiyle bu arzumu ziyadesiyle aşikar ettim. Zannediyorum o dönemde bebek benim için sevip okşanılan, cici cici kıyafetler alınan, barbie gibi bütün gün giy çıkart yaptıracağım, hep gülen, hiç ağlamayan, hiç büyümeyen hep 1 yaşında kalan, neyime güveniyorsam hep sarışın mavi gözlü hayal ettiğim (o dönem de platonik aşkım yunus günçe bu arada, nasıl bir çocuk imal ederiz tahayyül edin) bir metafordu, kendimse hayallerimde daima kusursuz ebeveyndim,her türlü pedagojik trendden haberdar, komşu kadınların sırlarını merak ettiği, aşıya gittiğim çocuk doktorunun tebrik ettiği, çocuğuyla "en yakın arkadaş" her an her şeye yetişen ve herşeyi kontolü altında tutan ütopik anne. Ve tekrar dikkatinizi çekiyorum, 15 yaşındayım. Al sana Jamie Lynn Spears vakası. O kızı çok iyi anlıyorum.

Sonra üniversiteye başladım, kendi hayatım, sorumluluklarım oldu, hayatın gerçeklerini ufak ufak öğrendim. Önce yurt arkadaşlarım, sonra ev arkadaşım, ve bu arada bir çocuktan hatta bebekten hiçbir farkı olmayan sürekli ilgiye muhtaç ve her türlü problemini benim bir parmak hareketiyle çözebileceğimi zanneden sevgilim sayesinde planlarımla arama başka bir insan girdiğinde evdeki hesabın çarşıya uymayabileceğini, her zaman kumandanın bende olmayabileceğini öğrendim. Hem sonra, senin sorunlarınla bitmiyordu hayat, hayatına başkalarını sokuyorsan, onun sorunları da senin oluyordu, paylaşmakla büyüyordu herşey. Arkadaşından, sevgilinden vazgeçebilirsin her zaman, ama çocuğun olduğunda kayıtsız şartsız ve geri dönememek üzere kabul ediyorsun her türlü sorumluluğu.

Blogların hayatıma girişi de bu vesileyle oldu. Bebek fotoğraflarını seyretmek üzere bookmarkladığım anne bloglar giderek birbirleriyle yarışmaya, ansiklopedik bilgilerle dolmaya başladılar. Böylelikle benim akademik pedogojik dağarcığım da yavaş yavaş birilerinin hayat tecrübesine dönüştü. Bugün Haluk Yavuzerin yazdığı hiçbir satırı hatırlamıyorum ama o anne bloglardan öğrendiklerim sanki anneannemin öğütlerini dinlemişim gibi aklımda. Şimdi biliyorum ki ne hamilelik öyle her canının istediğini yediğin, kocana kapris yaptığın, herkesin her an seni rahat ettirmek için etrafında fır döndüğü, doğacak çocuğunun heyecanı , isim seçmek, kıyafet, mobilya, oyuncak bakmaktan başka derdinin olmadığı toz pembe bir dönem değil. Çocuğun da karnından süper zeka doğmuyor, sus deyince susmayı, sokaklarda çığlık atmayıp tepinmemeyi, burnunu karıştırmamayı, benim sabık hayallerimde çocuğun kendiliğinden edindiği bütün takdir edilesi favranışları senin öğretmen gerekiyor. Sabahlara kadar ağlıyor o çocuk, okulda başkasının çocuğunu dövüyor, mutfak duvarını boyuyor, senin elbiselerini kesiyor. Patronunu eve çağırdığın gün halının üstüne kakasını yapıyor, komşunun yeni yıkanmış çamaşırlarına vişne suyu döküyor, diş çıkartıyor, kusuyor.Artı, sen artık şişmansın, saçın başın birbirine girmiş, hem işe yetişmeye hem çocuğuna bakmaya çalışmaktan kocanı unutmuşsun, herkes sana sürekli "onu şöyle yapma böyle yap" diyor, ekonomik sıkıntıların başlıyor, bakıcına güvenmiyorsun..

İşte böyle, anneliği gerçekten isteyip istemediğimi sorgulamaya başlayalı bir kaç yıl oluyor.
|
Burası benim okulumun arkasındaki park. İsviçre deyince aklıma gelen ilk üç şey var bu fotoğrafta: yeşil, göl, dağ..

Bütün öğle yemeklerim arkadaşlarımla burda manordan aldığımız sandviçleri yiyerek ve sonra voleybol oynayarak geçiyor.

Bu yaşam tarzı 21 yaşında biri için fazla.. fazla şey.. hımm.. şey..
Sözcüğü bulamadım..

Facebook aklımı çok karıştırıyor. Bütün arkadaşlarım birlikte birşeyler yapıyor. O fotoğrafları görüyorum, hiçbirinde ben yokum..

Herkes baroda. Bir kaç tanesi hakim oldu. Her allahın günü msnde bir tanesi üzerinde çalıştığı davayla ilgili birşeyler anlatıyor. Ben hala lay lay lom, "biz de işte bugün gramer çalıştık..yüksek lisansın 2. dönemi de bitti..fazla güneşte kalmışım burnum soyuluyor.."

Hepsi evleniyor...Ulan herkes evleniyor! Okulda beraber langırt oynadığım bütün arkadaşlarım! Bense Deniz nişanlanmaktan bahsettiğinde bile havalara bakıyorum, daha doktoram var diyorum, hoş zaten olmasa ne olacak, birimiz İsviçrede, birimiz Türkiyede..

Ne bileyim böyle herkesin hayatı herşey fazlasıyla ciddiye bindi.. Ben çok farklı bir kulvarda olmayı kendim seçtim, ve şu an burda olmak için hepsi birbirini öldürürdü, biliyorum. Hem sonuçta, ben de kendi hayatımı kendim kazanıyorum, hatta hepsinden çok daha fazla kazanıyorum ama...

Yahu ben resmen tatildeyim! Hele şimdi yl de bitti, eylüle kadar, en büyük derdim, havuza mı gitsem, gölde mi yüzsem? Milanoya mı gitsem, avusturyaya mı geçsem?

Sıfır sorumluluk! Sıfır zorluk!
İlk 2 ay çok eğlenceliydi ama şimdi çok sıkıcı! Boş! Ben 15 yaşında değilim ki!

Kendimi çok tuhaf hissediyorum bu günlerde...

kedi yardımı

|
Bütün kedi sahibi bloggerlar, buraya toplanıyoruz!!
Tüm kedi severler! Kedi beslemiş olanlar! Beslemeyi planlayanlar! Kedisi olmayan ama kediler hakkında herşeyi bilenler! Özellikle kendini kedileri korumaya adamış olanlar!! Zira bir kedinin hayatı tehlikede!!!

Çünkü kendisi benimle yaşayacak!!!

Bir önceki postta, bugün kira sözleşmesi yapacağımdan ve evde bir de kedi olduğundan bahsetmiştim..Bahsetmediğim hatta benim de 20 dakika önce öğrendiğim bir şey var ki..20 gün bu kediyle baş başa yaşayacağız!
Hayatımda hiç kedi beslemedim..Onu bırak kedi besleyen arkadaşım bile yok.Artı sokak kedilerinden korkarım, cırmalayabilirler..Kediler ne yer hiç bilmiyorum. Günde kaç kez beslemek gerekir? Su nasıl veriliyor? Yıkamam lazım mı? Neyle? Birşey yapmasını istemediğimde nasıl tepki vermeliyim? Kusarsa ne yapıcam (charlottedan ayrıldığı ilk günler kusması muhtemelmiş) kumu ne sıklıkla değişir, o kum nereye dökülür? Kedi bakmanın püf noktaları var mıdır? Dikkat etmem gereken şeyler neler? Kedinin bir problemi olduğu nerden anlaşılır? Nelerden uzak tutmak gerekir? Ve aklıma gelmeyen ama sizin önemli bulduğunuz başka konularda bana KEDİ İLE BİRLİKTE YAŞAMA GİRİŞ 101 konulu birer yorum bırakabilir misiniz lütfen?

aman form ye formda kal formda kaaaaal (uzun hava formatı)

|
Bir kere şu konuda anlaşalım: Ben esprili bir insan değilim.
Kesinlikle değilim. Kendim espri yapamadığım gibi, yapılan espriye gülmeyi de beceremem. Herşey bana yavan, banal gelir. En fazla tebessüm ederim.
Oysa bilinmeyen bir sebepten sınıftaki tüm almanlar her söylediğime gülüyor. Benim çok büyük bir ciddiyetle, fransızcamın sınırlarını zorlayarak sarfettiğim cümlelerle kahkahalara boğuluyorlar!! Nasıl sinir oluyorum anlatamam!

Sıkıcı günler başladı ayrıca..Julia Rio'ya döndü, Dominic mezun oldu, Vanessa ve Jhana B2+ ,Noemi asla okula gelmiyor..ben kaldım mı yapayalnız..Julianın flört ettiği şu an adını burda zikretmek istemediğim gerizekalı alman var, bir de ne oldugunu henüz anlayamadığım çocuk, yuvarlanıp gidiyoruz sınıfta. Daniella tamam, şeker kız, ama fazla kasıntı. Hollandalı çocukla çok iyi anlaşıyoruz, ama maalesef kendisi sürekli erken çıkıp plaja gitmek gibi kötü bir alışkanlığa sahip. Hamile İrlandalıyla paylaşacak birşey bulamıyorum, bebeğine ne isim vereceğini tam 3 kere sordum. Geri kalanı Suisse Allemande, soğuk, gereğinden mesafeli, sıkıcı tipler.

Eşşek gibi katlanacağım çünkü aralığa kadar bu böyle olmak zorunda. Aptal fransızca derslerine ve sürekli değişen sınıf arkadaşlarına alışmalıyım. Ancak sürekli seyehat ederek bu durumun üstesinden gelebilirim ama merkez bankası maaşlarımı geciktirerek ve hiç bir ödememi zamanında yapmayarak beni bundan da alıkoyuyor. Zaten her halukarda kanton dışına çıkışım müşavirlik iznine bağlı, onlarla da yüzgöz olmak istemiyorum.

Ha, bahsetmedim, bugün sonunda bir ev için sözleşme imzalayacağım. Fransız bir kız, psikoloji masterı yapıyor, normalde sevgilisiyle yaşıyormuş ama çocuk aralık sonuna kadar Venezuelada erasmus olacakmış. Onun yerine ben geçiyorum. Hoş bir ev, göl manzaralı, piyano var,kızın sevgilisinin dvd koleksiyonu var, bir de kedi. Kediyle nasıl anlaşacağız bilmiyorum. İşin şahane kısmı, temmuz ve ağustosta kız ve sevgilisi Hindistanda olacaklar, yani ben yalnız kalacağım. Vuhuu!!

Sonunda neneden de kurtuluyorum tabii, o da var.

Şimdi geri dönüp baktığımda bundan önceki 3 ayımı gerçekten çok eğlenerek ve dolu dolu geçirmişim. Bloga birşeyler yazmaya vakit bulamayışımdan da anlaşılıyordur zaten:) Ne yazık ki o günlerin kıymetini bilememişim böhühü:P Cidden, sadece suisse allemandelarla dolu, gerçek anlamıyla sıkıcı, boğucu, depresyona sürükleyici günlerim başlamakta. Acilen bir meşguliyet edinmeliyim.

Tez yazmaktan vazgeçtim bu arada. Kıçı kırık paperlara bile zaman ayıramaz, daha da önemlisi kaynak bulamazken, teze başlamak gerçekten çok anlamsız olacak. Zaten 2 dersimin ödevini teslim edemedim, dolayısıyla kaldılar, 2 dersle tez aşamasına geçilebiliyor ama tek başlarına bile yetiştirememişken tezle beraber ne kadar kolay yazılırlar? tartışılır. En akıllıcası bir dönem uzatmak, böylelikle eylüle kadar da boş zamanım kalmış olur hem. Bir de, herkes "zaten İsviçrede de master yapacaksın, ne uğraşıyorsun bunla" dedikçe ve kendi hocalarım bile 2 tezin bir avantaj sağlamayacağını ima ettikçe ben bu işten soğudum. Çalışmak isteyen insanı da vazgeçiriyorsunuz kısaca.

Dil öğrenimi sürem nisanda bitiyor, ancak ben kendimi yeterli hissedersem şubat döneminde bölüme geçmeyi planlıyorum. Bunu düşününce, her halukarda tezimi en erken seneye haziranda savunabilirim, ne farkeder dedim.. Tembelliğim de bu kararımda etkili olmadı değil:) Onu da sadece bir yan etkenmiş gibi geçiştirmek ayıp olur yani..

Zibidik sevgilim bir askerlik muhabbetidir tutturdu gidiyor.. Kısa dönem askerlik kalkıyormuymuş, üniversite mezunlarının imtiyazları bitiyormuymuş, hemen gitmezse 12 ay er mi olacakmış birşeyler..

Ayrıca sevgili kardeşim de beni kanser etmek üzere. İngilizce muafiyet sınavını geçememiş. Bi lahare kafası kırılacak.

Bir de Bcv maceram var ki onu da muhakkak yazacağım. Şimdi öpücükler.

fotoswiss ya da kolaj yapamadığımın görsel ıspatı

|
Bir önceki postu editlemeye üşenip yenisini yazmaya karar verdim, daha da zahmetli oldu. Şu bloga fotoğraf eklemek kadar üşendiğim başka bişey yok, gözümde büyüyor, büyüyor ( hatta sırf bu yüzden bir aydır yazmıyorum) O kolajlara özen, böyle alakalı fotoğrafları bir araya getir falan, yok anacım benim içimde sanatçı kişilik, bana göre değil bu işler..

Şekilde görüldüğü gibi günlerim karakterime tamamen zıt bir biçimde kalabalık geçiyor. Ben buraya gelmeden önce insan sevmeyen biriydim. Arkadaşlarımla teker teker buluşmayı tercih eden, üçten fazla dişinin bir arada bulunduğu her türlü organizasyondan kaçınan, akşam 8 itibariyle evde oturmanın nirvanaya ulaşmanın bir yolu olduğuna inanan, barmış, clubmış, parti davetleriymiş, "amaaaaaan, geçti bizden" mottosu ve akabinde kıvrak bir bilek hareketiyle savuşturan sıkıcı, ot, içi geçmiş bir kızdım. Aslında hala özümde öyleyim. Ancak maalesef burda insanlar çok enerjik, afedersiniz bir taraflarında kurt kaynıyor, dolayısıyla her gün sabahtan okulda, öğlen güneş varsa havuzda, yoksa gölde, akşamları publarda, ev partilerinde, haftasonları da kanton çevresindeki bilumum turistik kasabada sürtmekteyim. Bazı haftalar o kadar yoğun geçiyor ki ojelerimi değiştirecek zaman bulamıyorum. Eh tamam, bi sene fransızca, zaten şubat itibariyle kıçımdan ter damlayacak, bu günleri hasretle anacağım falan ama biraz da dozunu kaçırdım sanki. İşin garibi, çoğu zaman gitmek istemediğim halde gidiyorum. Birincisi bu isviçreliler seni bi yere çağırdığında gitmezsen bi dahaki sefere çağırmıyorlar. İkincisi, "hayır" cevabını verdiğim anda Julia adeta bir sülük olup kanımı emmeye başlıyor, arka arkaya 5000 kere please demekten tutun çocuk gibi yumruklarını sıkıp tepinmeye varana kadar her türlü bıktırıcı&usandırıcı silahı kullanıp bana "lanet olsun, tamam" dedirtiyor.O yüzden,kaçamayacağım işten zevk almaya bakıyorum.

Juliayla bir hafta İstanbul kaçamağı yaptığımızı yazmıştım. Aslında benim için kaçamaktan öte zorunluluktu, sunum yaptım, sınava girdim, vizemi teslim aldım, fotokopilerimi çektim falan.Kalan zamanda da sevgilimi gördüm ( Julia sağolsun iki dakka baş başa kalamadan da döndüm) ailemle hasret giderdim, istanbulun bilumum tarihi ,turistik ve alışveriş yapılabilesi yerlerini gezdik. Shopaholic bizimkinin yanında halt etmiş, daha ilk günden kapalıçarşı esnafının gönlünü kazandı, capacity ve kanyon çalışanlarını ıslah etti, bu günlerde ekonomide dalgalanma oldu dolar düştüyse falan sebebi juliaydı yani. Hiç yoksa 2000 tl kazandırmıştır sirkülasyona.Boş valizle gelip Thynin bagaj limitini aşarak döndü, o kadar söyleyeyim.

Denokitoncuğumun da keyfi yerindeydi. Stajı iyi gidiyor, ama beni şeytan dürtüyor ya, vıdı vıdı vıdı vıdı beynini yedim garibimin, ekimde 7 aylığına İngiltereye gitmeye ikna ettim. Biz değil, sadece o. Yakınımda dursun, ingilizcesi coşsun, bakarsın Avrupalara yerleşiriz bigün filan, şimdiden psikolojik hazırlansın.

Sonracığıma, Daniela diye slovak bir arkadaşımız var. Afedersiniz, kendisinde para bok. Neyse maşallah allah daha çok versin, bunun böyle tek başına yaşayıp ayda 4000 frank kira verdiği bir dairesi var. Her ne kadar kirayı o ödüyor olsada o ev bizim evimiz.. Bilumum içmeli sıçmalı toplantılarımız, dvd seanslarımız, dedikodu organizasyonlarımız ve birbirinden hoşlanan çiftleri buluşturma mekanımız orası. Artık 12 haftadır bir gelenek haline gelen cuma partilerimiz var mesela. Her cuma bir şişe becherovkanın dibini görüyoruz. Becherovkayla da sayesinde tanıştım, bakınız ne muhterem bir insan kendisi. Becherovka bir çek içkisi efendim, %38 alkol, bitkili mitkili, çok yoğun aromalı enfes bişey. Birkaç yudumdan fazlası tavsiye edilmiyor, tecrübe ettim adamın ağzını burnunu yamultuyor. Bir de Absinthe var, herkesin bildiği ama ülkemizde illegal olan.. Burda da illegal ama kız bratislavalı, kanun manun dinlememiş, 4 şişe getirmiş. Her seferinde tadımlık götürüyoruz. Neyse daha fazla yazmayayım halamın filan yüreğine inebilir. Hala absinthe dediğim meyve suyu ha! Elmalı filan, yeşil yeşil! Bişiy diil yani!

Havalar hala soğuk. Hırkasız kapüşonsuz bir tarafa gidilmiyor. Böyle kapalı karanlık havalrda adresimiz ya starbucks ( bedava internet ve sınırsız film indirme keyfi:) ya da bilumum göl kenarı oluyor. Şarap sudan ucuz olduğundan (mecazi değil!!) şişesini plastik bardağını kapan geliyor, migrostan da benim boyumda bagetlerle dilimlenmiş gravyer alıyoruz,sonra kaynasın dedikodu kazanı. Yalnız kız milleti her yerde çok tehlikeli. Bu çalçenelik türklere özgü bişiy diilmiş yani.

Editlenecek post

|
Ölmedim. Sadece internetim yok:( Juliayla türkiyeye gelip gittik 1 hafta.Çok fotoğraf eklicem, süperdi. çok ödevim var. hala ev bulamadım. homeless bi insanım. maaşım 2 gün gecikti, nerdeyse kurdeşen dökeceğim. daha 3 hafta önce elime geçen bankamatik kartımın manyetiğini bozacak kadar gerizekalıyım, bakiyemi göremiyorum, para yatıramıyorum, sadece para çekebiliyorum, üstelik chf değil, euro olarak:( tam uçak biletleri çok ucuz, azıcık gezeyim diyordum air france düştü. Julianın babasının patronu da uçaktaydı üstelik. yazık oldu. hala radikal okumaktan nefret ediyorum, resmen bütün günüm bok gibi geçiyor, yatmadan önce okusam kabus görürüm. Türkiyeden beni aramanın & mesaj gönderenin ucuz yolu var mı? Erkek arkadaşım göçtü de:)

Benim ahim tutar.

|
Yemin ederim su radikalin sayfasina her tikladigimda gozum segirmeye basliyor.
Bi sabah olsun guzel bir haber ver amiaoim.

Kimseyi dini gorusunu aciklamaya, ibadet etmeye/etmemeye etmeye zorlayamazsiniz. Inanc ozgurlugu bir "insan hakki"dir.
Kimseye milliyetinden dolayi farkli muamele uygulayamazsiniz. Turk ya da Kurt olmak elestirilebilir birsey degildir. Ayni sekilde, kimsenin irkini da tartisamaz, Zenciler- Beyazlar, Cingeneler- Eskimolar diye etiketler yapistiramazsiniz.
Birisini sirf kadin diye ise almaktan imtina edemez, ya da "kiz basina" diye baslayan cumleler kuramazsiniz. Kadin hakki diye bir sey yoktur. Cunku kadin hakki olmasi icin erkek hakkinin da varolmasi gerekir, oysa o da yoktur. Sadece hak vardir, o da kadin veya erkek olmaniza bakmadan kendiliginden dogar. Tartisamazsiniz.

Soz konusu turban olunca dini ozgurlukleri tartismamak, soz konusu milliyetcilik olunca Turklugunuze dokundurmamak, butun kurtleri pkkli ilan etmek, ama soz konusu escinsel haklari olunca " escinsel olmak senin hakkinsa bunu elestirmek de benim hakkim" demek "hak" kavramini gotunden anlamaktir.

Bu ulkede homofobik ayrimcilik yapan herkes, umarim hemcinslerinizin tecavuzune ugrarsiniz.


Turkan Saylan`icin karalama kampanyasi baslatmaya hazirlanan bilumum basin yayin organi, siyaset adami, blogger, sokaktaki herhangi bir orospu cocugu.. Bedduam sizler icin de gecerli. Eminim kicinizda kurt kayniyordur simdi, "nerden baslasam yazmaya" diye dusunuyorsunuzdur. O kalemleriniz var ya.. Biliyorsunuz.


Karisinin burnunu, kulagini kesen pezevenk.. Sana her turlu iskence yapilabilir. Sen insan haklarindan muafsin. En acili sekilde gebermeni dilerim.


Beddualarim devam edecek...

Başıma neler geldi

|
Perşembe günü bir emlakçıyla görüştüm. Bana bir kaç adres verdi, tek tek hepsinden randevu aldım, görmeye gidiyorum.. Elimde de salak emlakçını verdiği google maps çıktıları. Chuv diye bir mtro istasyonu var, en çok o bölgedeki evden umutluyum çünkü tıp fakültesi civarı, öğrenci çoktur, düzgün tipler oturuyodur diye düşünüyorum. İndim metrodan, haritaya göre yukarı yürüyüp ilk soldan girmem lazım.. sonra dümdüz yürüyünce eve çıkacağım, place du Vallon diye bir yer.. Ay dedim ne kolay, ciddi ciddi bu evi tutabilirim, daha görmeden ısındım yani.. Kaptırdım yürüyorum yukarı doğru, ne dönülecek sapak var, ne sol tarafta bir girinti, yürüdüm yürüdüm yürüdüm başka bir metro istasyonunun tabelasını uzaktan görene kadar yürüdüm.. Yolda insanları durdurup soruyoyorum, hepsi "place du vallon? hiç duymadım!" diyor.. tekrar CHUVa dönüp baştan başladım. Durdurduğum teyzelerden biri sol taraftaki otoparkı gösterdi, "haritaya göre dönmen gereken bu yol, ama sokak sadece park etmek için kullanılıyor, sonunda ev olduğunu zannetmiyorum" dedi. Ben gene de girdim.. Yürü babam yürü, Sümela manastırına tırmananlar bilir, böyle ağaçlıklı dar bir yoldan yürürsünüz, sol tarafınız bayır.. Hayır bayır falan değil bildiğin uçurum, 30 metre vardır derinliği, aşağıdan bir su akıyor, tren rayları falan var.. Ve gerçekten, bütün yol boyunca, ne bir insan, ne bir bina, sadece arabalar park etmiş.. Ve ben gerizekalı hala bir umut, "yolun sonunda evi görcem diye yürüyorum.. Bir yerden sonra umudu kestim, kızım dedim bu yolun sonunda saray yavrusu bile bulsan burda oturmayacaksın.. Geri döndüm. Şeytan dürttü, dedim bu haritayı yanlış okuyo olmayayım? belki de aradığım sokak sağ tarafta.. Aldım başımı bu sefer sağ taraftan en az yarım kilometre yürüdüm.. Randevu saatim falan geçti tabi bu arada, omzumda laptop çantası, eli,mde kitaplarım, hava 25 derece, susuzluktan ölmek üzereyim ve burnumdan soluyorum.. Yüzsüz emlakçı da aramasın mı " sizi bekliyoruz, gelmeyecektiyseniz bildirmeliydiniz.." Heyecanlandığımda bildiğim bütün fransızca kelimeleri unutuyorum. O sinirle kadına yarı türkçe, yarı ,ingilizce öyle bir bağırdım ki telefonda.. Orospu çocukları size demişim bölgeyi tanımıyorum, yabancıyım, dilinizi iyi bilmiyorum, bana saçma sapan yanlış bir harita veriyorsunuz.. Bir de telefon açıp fırça atacaksınız öyle mi? Kadın hem sesimin tonundan, hem de dediğimi anlayamamanın verdiği tedirginlikle, " tamam o zaman biz beklemeye devam ediyoruz" gibi birşeyler geveleyip kapattı..
Yol kenarında bir taksici gördüm, yolu sormak istedim.. "binersen götürürüm" dedi, "yürüyeceğim" diyince yolu tarif etmedi, camı kapattı şerefsiz..
Karşıda bir kebapçı gördüm. Camında Kebap Turquie yazıyor.. aha dedim bunlar Pkk kaçağı olamaz, gireyim içeri.. Direkt Türkçe konuşmaya başladım, kayboldum dedim, haritayı gösterdim, saçım başım dağılmış, dilim dışarda, onlar anladılar zaten.. 2 kadın vardı, öğrenci olduğumu öğrenince iyice üzüldüler benim için, oturdular büyük bir harita açtılar, gördük ki adamların bana verdiği çıktı yanlış.. Benim aradığım yer Riponne'da bir yerlerde.. O kadar ağlamaklı oldum ki hemen bana su içirdiler.. Kadınlardan birinin kızı emlakçıda çalışıyormuş, numarasını, adını bir kağıda yazdı verdi, " sana yardımcı olur ev bulmanda, hem başka bişey olduğunda da ara biz yardımcı oluruz sana yalnız bırakmayız buralarda" dedi.. Öbür kadınla kocası tam evlerine gitmek üzerelermiş zaten, biz seni bırakalım Riponne'a , hem emlakçıyla da konuşalım dediler... Normalde mümkün değil kimsenin arabasına binmem. Hayatımda yapmayacağım şey.. Ama o an öyle bir psikolojim vardı ki kimsenin beni anlamadığı bir ülkede kimsenin bilmediği orda bile olmayan bir evi araken kaybolmuşum.. En az 10 kilo ağırlığı 1,5 saattir omzumda taşıyorum ve susuzluktan ölmüşüm.. Ve duvarlarına Türk bayrakları asılı bir dükkanda, benim dilimi konuşan insanlar bana yardım teklif ediyor..
Arabayla bile zor bulduk adresi. Allahın siktirettiği yerde, tepede bir ev.. Çingen mahallesi resmen, sokaklarda sümüklü çocuklar koşturuyor, arabaya vurup kaçıyorlar falan.. Emlakçı da demez mi arabayı parkedemezsiniz apartmanın önüne, onu yolun aşağısında bırakın burası özel mülk .. Adam öyle bir hışım indi ki arabadan emlakçıyı dövecek sandım. Ne dediğini anlamadım ama sövüp sıçtığını kim olsa söylerdi.. Emlakçıyı göt gibi bırakıp ayrıldık ordan.. Beni merkezde indirdiler, "bir daha öyle her gördüğün ilanı görmeye gitme" dediler.. O numarayı arayacak, yaşıtım olan kızla irtibat kuracakmışım. Bir derdim olduğunda dükkana gidip yardım isteyecekmişim..

Cenevrede Türk Günü

|
TÜRK GÜNÜ 2009
9 MAYIS CUMARTESİ GÜNÜ CENEVRE'DE
SAAT 11:00 – 21:00 SAATLERİ ARASINDA
CENEVRE'DEKİ PARC DES BASTİONS`DA
GERCEKLESTİRİLECEKTİR.


Giriş Ücretsizdir!!!!


Program için tıklayınız.


Ben orada olacağım, Burhan Öçalla kıvırtacağım.

Alışveriş yapmamak ya da yapamamak

|
Maddi anlamda o kadar rahat bir öğrencilik geçirdim ve alışverişi o kadar hayatımın bir parçası haline getirdim ki artık kendi gelirim ve aşmamam gereken bir bütçem olduğu şu günlerde en büyük sorunum bir alışveriş merkezine gidip coşamamak, etiketine bakmadan sepetime birşey atamamak.
Aslında kozmetiğe, giysilere ve eğlenceye ayırdığım hatırı sayılır bir bütçe var, ancak her alışverişe çıktığımda artık İsviçrede yaşadığımı, bundan sonra burada yaşayacağımı, maaşımı buranın standartlarına göre aldığımı ve ev falan geçindirmediğimi, birikim yapmak zorunda da olmadığımı unutuyorum. Önlenemez bir biçimde her şeyin -ama herşeyin fiyatını Türkiye ile kıyaslıyorum. Tamam, temel ihtiyaçlarımı, yemek, temizlik, kitap gibi ihtiyaçlarımı ne kadar tutarsa tutsun kısmaya niyetim yok. Seyehat etmek ve mümkün mertebe sosyalleşmek (bunun için de dışarı çıkmak, restoranlara, barlara, bilumum girişi ücretli turistik yere gitmek) de dil eğitiminin bir parçası,olmazsa olmazlar, onlarla da sinirlerimi bozmuyorum. Ama...
Arkadaşım, İsviçrede tekstil alışverişi yapmak için gerizekalı olmak lazım!
Bir kere dünyanın iddia ediyorum en anti-stylish insanları ile bir arada yaşıyorum. Antartikada bile daha fazla moda anlayışı vardır! Sabahları otobüslerde seyre daldığım kombinleri görseniz beni çok iyi anlarsınız. Anlamadınız mı? Babet içi pamuklu çorap diyeyim? Bol cepli kargo pantolon altına sivri burunlu topuklu diyeyim? Dantel gömlek, leopar desenli penye etek, file çorap- aynı anda- diyeyim? bir milyon yıl önce terkedilmiş bir çok moda akımından bahsedeyim?
İkincisi, burda almaya değer hiç birşey yok. Orjinal birşey yok, Türkiyede satılan markalar, (hatta Türkiyedekilerin çoğu burda yok)ciddi etiket farklarıyla karşımdalar.
Zara ve Mango'da cinnet geçiriyorum. Fiyatları görseniz dudağınız uçuklar! Bugün Julia benim gelmeden önce Zara TFRden 24 liraya aldığım mavi eteğin pembesini denedi. Etiketine bir baktım - 59 Frs!!! Kıçı boklu Mangoyu görseniz, haspam sanki Champs-Elysée'de Gucci şubesi. Yaz sonu taksim outlette 5 milyona alacağımı bildiğim penyelere 70- 80 franklık etiketler!! Tamam, çok güzel şeyler satıyorlar. Fiyatlar, burası için düşünüldüğünde, 2-3 öğlen yemeği parası. Ama İstanbuldan yarı fiyatına alacağımı bile bile a-la-mı-yo-rum!
H&M'den ise nefret ediyorum! Buraya 3 parça kıyafetle geldiğim ve beklemediğim bir havayla karşılaştğım için bir miktar zaruri alışverişim oldu, fiyatlarını ve Türkiyede şubesi olmadığını düşünerek H&M tercih ettim. Tamam ucuz. Tamam moda olan herşeyi satıyor. Ama kimse bana H&M savunuculuğu yapmasın, kesinlikle dandikler. Çoğunda küçük defolar var, dikişleri kötü, kumaşlarını da beğenmiyorum. En kötüsü de sokaktaki her 3 kızdan ikisinde aynı şeyleri görüyorsun. Hele ki üzeri fiyonklu siyah babetler, bir kişide daha görürsem kusucam artık. Ayrıca ne beğensem üzerinde Made İn Turkey yazıyor, bu da demektir ki benim memleketimde benim insanımın emeğini sömürerek ürettikleri uyduruk bir parça kumaş için ben burda elin suratsız isviçrelisini zengin edicem. Hem de aynı tişört atölye artığı diye cumartesi pazarında 5 milyona satılırken! İmkansız!
Kozmetikte durum içler acısı.Maybelline Türkiyedeki Mac fiyatlarına satılıyor. İnternetten alışveriş yapmıyor olsam yemin ederim makyajı falan bırakırdım.
Şu an öylesine Almancı psikolojisindeyim ki, bütün sene aç gezip, dilenciler gibi giyinip paramı saklamak, yazın Türkiyede görgüsüz görgüsüz alışveriş yapmak çok mantıklı geliyor.
Bunları okuyan sevgili aile bireylerim lütfen heyecan yapmasın. Hayır çıplak kalmadım. Hayır fakir değilim. Hayır bana para yollamanızı istemiyorum. Evet pintiyim, cimriyim, ve evet, halama benzemişim!

Ölümüne makale aramak

|
********* TIP HUKUKU İLE İLGİLİ, ÖZELLİKLE HEKİMİN ÖZEN BORCU, TEDAVİ HATALARINDA SORUMLULUK, VEKALET SÖZLEŞMESİNDE VEKİLİN ZARARDAN SORUMLULUĞU VE PREMATÜRE BEBEKLERLE İLGİLİ MAKALE ARIYORUM, BULANA, BANA LİNKİNİ YA DA DOĞRUDAN MAKALEYİ YOLLAYANA, MARTTLE PALACE'DA BİR HAFTA TATİL!!!**********